13.10.2009

13 ekim

üç sene önce bu saatlerde öldü babaannem... dışarıda hüznüme eş değerde yağmur var... ne olur yağ; bütün gece yağ ne olur. hiç durmadan bütün gece tüm gücünle yağ yalvarırım... bu gece, en azından bir gece benimle ağla... tüm göz yaşı damlalarıma düş teker teker, oradan da içime... ama durma yalvarırım yağmur! durma tüm gücünle yağ, yıkarcasına hatta yakarcasına yağ ki bu gece yalnız ağlamayayım...

bina duvarlarının
gözyaşları
akıyor
her bir
13 ekim
akşamında...

ben bugün bu aptal zorunluluklar nedeniyle istanbul'a tıkılıp kalmamalıydım, bodrum'da denize nazır bir mezarın başında yağmalıydım. ama buradayım işte. o yüzden benimle yağ yağmur sana yalvarırım... bu gece yalnız bırakma beni...

o kadar yağalım ki uyumaya halimiz kalmasın, bayılalım kalalım gecenin ıssız bir köşesinde; ve o kadar karanlık ol ki, en azından bir süre kimse bulamasın bizi...

yağmur, ne olur kapkaranlık yağ, sinelim gecenin br köşesine beraber yağalım... sen sırılsıklam et beni, ben de yine beni. kimsenin bulamayacağı bir köşesine gidelim gecenin...

kendimizden geçene kadar,
halsizlikten bayılana kadar,
isyan ede ede;
haykırarak
yağalım beraber
sabaha kadar...

günün ilk ışıkları saldırırken kaçıp gidelim beraber... bir sonraki 13 ekim gecesine kadar...

12.10.2009

nafile

nafile

dünden kalma tatlı bir yorgunlukla
baksam sana,
ebedi bir huzurla
gözlerine dalsam,
yaşam kuş olup uçsa gitse...

geceden kalma bir yalnızlıkla
sarılsam sana,
ezelden kalma korkularımla
tenine dokunsam,
ölüm bile kıskansa rahatlığımı.

bir dakika önceden bir nefesle
haykırsam sana
kaygılar akıp gitse...

ve hiç olmayan bir varoluşla
düşünsem dünyayı...

nafile bu yaşam önümüzdeki
nafile ölümlere yönelik
nafile apansız inen korkular
nafile bu hiç
durmadan düşünmeler

çözümsüzlük kaplamış her bir duvarı.

11.10.2009

iki

yorucu bir günün ardından,
yazsam sana uzun uzun
anlatabilsem nelerden geçtiğimi
neleri yitirdiğimi
ve neleri göze aldığımı...
yaptığım hataları eklesem boynumdaki zincire
ağırlığıyla başımı öne eğsem..
bir aşk hikayesinin resmini çizebilsem..
güneş kırmızı, çiçekler bembeyaz olsa...
hayatlarımın, iyi niyetlerimin,
hissettiklerimin hepsini kopyalasam,
nüshasını versem sana
aslı bende kalsa..

bir menekşe

yine yılın en hüzünlü ayındayız; ekim...

yine gözlerim doluyor apansız, yine durup duruken dalıp gitmeler toprağın altına...

yine son 3 yıldır aynı olan hüzün, çok ama çok fazla bir hüzün.

ve bir menekşe. insana mutluluk veriyor o menekşe...

bir Babaanne'm vardı, 3 yıl öncesine kadar olduğunu fiziksel olarak hissedebildiğim bir Babaanne idi o. çok çok özeldi. inanır mısın, sıcacıktı elleri her daim. kolları bir kavradı mı sen O'nu bırakmak istemezdin... çok da güzel Güler'di hani. gülümsemesi bile sıcacık derler ya o misal işte. metaforik de değil üstelik, gerçekten sıcacıktı gülümsemesi.

küçüktüm, evdeki anne disiplininden kaçar giderdim özgür Babaanne diyarına. öyle ya, ödev yapmak yoktu orada, odamı toplamak da. üstüne dağıtma özgürlüğüm de vardı. koşabiliyordum da evin içerisinde durmadan; alt komşuya ses gidecekse Babaanne'me ne? ben eğleniyordum O'na yetiyordu. cumaları iple çekip pazarları tüm gücümle itiyordum. özgürlüğümün sınırları bu iki gün arasındaydı işte, cuma akşamüstü başlayıp pazar öğleden sonra bitiyordu.

velhasıl kelam, büyüdüm ama özgürlük yine de Babaanne demekti benim için. O'nun yanında rahattı her şey. yasak yoktu, ayıp yoktu, kendini kontrol yoktu, bir sürü şey yoktu işte ama var olanlar yetiyordu. sonsuz tolerans, sımsıcak bir çift kol, dünya'nın en güzel gülümsemesi ve limitsiz bir sevgi... O varken ağır gelmeyen bir sevgi...

bir gün, ki o bir gün 3 sene önce bu zamanlara tekabül eder, 13 ekim 2006 iken O olmadı bir anda. bir gün var bir gün yok işte insanoğlu kuş misali bile değil; saniye misali. bir var bir yok, evet tam anlamı ile bir sanniye misali. her ölüm gibi bu da erken geride kalanları için. O olmadığı anda, bu yeryüzünde O yokken ağır geldi o sevgi; ruhumu çok küçük parçalara ayıracak kadar ağır geldi; ezildim altında... bir mezar kazılmıştı, içine soktular beni. yukarıdan bembeyaz bir örtüye sarılı ağırca bir şey verdiler. zemine koydum. O'na en son dokunduğum an da oydu... sonra tırmadım o mezarın dışına, elime bir de kürek tutuşturdular. ben yavaşça bir kürek toprak bıraktım. incinsin istemezdim elbet. ama adetler varmış, gelenekler. herkes bir kürek toprak atmalıymış öyle dediler. elimden aldılar küreği. herkes birbiri ile yarışıyordu kürek için ama hiç biri benim gibi nazikçe atmadı toprağı. hunharca, alelacele son bir zorunluluğu yerine getirmekteydi herkes. ben öyle olsun istemedim halbuki. tüm zamanımı orada harcayabilirdim dünya'nın en son saniyesine kadar. yavaşça bırakarak o toprağı o bembeyaz örtünün üzerine. neyse işte, sonra dolduruldu o çukur, içinde kayboldu beyaz kefen. o kefenin son parçalarını toprağın altında gördüğüm saniye capcanlı zihnimde. bir saniye önce var. sonra bir kürek toprak ve tamamen yok... insanoğlu işte, bir saniye misali... ben kapanmıştım o toprağın üzerine. nafile gözyaşlarım ilk suyuydu toprağının... bodrum'da denize nazır yatıyor şimdi Babaanne'm. mezarından aldığım bir parça toprak da başucumda duruyor.

3 yıldır her gün O'nun sevgisinin altında ezildi ruhum. geçen her bir saniye ezdi beni... her fırsatını bulduğunda beni bodrum'a götürdü ayaklarım. O'nunla yitip giden özgürlüğümün peşinden gider gibi her fırsatta yanına gittim. bir mezar insana kendisini ne kadar özgür hissettirebiliyor bilemezsin. hem de kendine ait olmayan bir mezar. o kadar hüzünlü bir özgürlük ki hem de değme ölümde yok o hüzün.

3 yıl sonra bugün, ilk kez bir nebze hafifledi gönlümdeki bu sızı. çok çok küçük bir parça ayaklandı ruhum. bir menekşe sağladı bunu. evime giren bir menekşe bir nebze ışık getirdi kendisi ile. Babaannem'in boy boy menekşeleri vardı ölmezden önce. balkonunda, salonunda hep sıra sıra idi. özenle bakardı onlara. işte ben de bir menekşe aldım. çok çok minik bir parça özgürlük işte. bir menekşe insana huzur verir mi? tek bir saksı menekşe. mor mor çiçekleri var üzerinde. Güler gibiler bana... gülümsediklerine eminim.

3 yıl sonra bir menekşe ile çok küçük bir parça özgürlük buldu ruhum. menekşe'nin adını ise Güler koydum...

10.10.2009

bir

Bir başka gün başka şehirde
Tekrar var olabilseydik ikimiz de
Değiştirebilseydik tüm önyargıları
Ve uzun bir yolu
Yürüyebilseydik el ele..
Seyredebilseydik diğer insanları
Muzurca gülebilseydik arkasından
Sahte sevaların...
Kızılca bir çiçek olsaydı keşke
Ateş gibi, güneş gibi, yara gibi
Kıpkırmızı olsaydı
Utangaç bir çocuğun yanakları gibi...
Belki o anlatırdı bizim hikayemizi
Kim nerden bilebilirdi ki
Böyle yok olup gözlerden bir damla misali
Usul usul süzülebileceğimizi...

3.10.2009

yazı üzerine

yazmak;
yazmak hayat, yazmak yaşam, yazmak bir gereksinim bir istek değil ihtiyaç... tıpkı nefes almak gibi, karnın acıkınca yemek yemeyi istemek gibi... hayatın özü gibi değil ama; gerçekten hayatın özü... gibi orada bir fazlalık.

yazamamak;
yavaş ve ağrılı bir şekilde ölmek... nefes alabilmek ama hareket edememek, eskiden tanıdığın kişileri artık anımsamamak, duymamak, görmemek ve daha da fazlası... yazamamak, felçli bir insanın kendi çocuğunu görmesi, onu sevmek istemesi, tüm gücü ile ona uzanmaya çalışması ama başarısız olması sonrası duyduğu acı.

yazmamak;
yazmamak intihar etmek...

yeditepe sözlük

böyle de bir yer var...

-
http://www.sozlukyeditepe.org

gidiyoruz, yazıyoruz çiziktiriyoruz işte bir şeyler elimizden geldiğince... mümkün olduğunca çok yere yazmak istiyor insan. değişik sanal ortamlardan tut da bulduğu kağıt parçalarına; beyninin belki de bir daha hiç kullanmamak üzere unutacağı küçük ve gizli kıvrımlarına; hatta bazen karşısındaki insanın yüz hatlarına...

bazen hemen bulabileceği, somut olarak elinde kalabilecek yerlere; bazen ise havaya nefesle yazılmış gibi bir rüzgarla darmaduman olacak kelimelere.

ama öyle ama böyle...

türkiye'deki eğitim sorunu

gündemimizin çok yoğun olduğu, özellikle kürt açılımının konuşulduğu şu günlerde ortalık ziyadesi ile karışık. siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, sanatçılar, aydınlar, asker, hükümet, cumhurbaşkanlığı ve halktan konu ile ilgili değişik tepkiler, farklı yaklaşımlar mevcut. açılımın içeriği benim yazıyı yazdığım şu günlerde tam anlamı ile ana hatlarıyla belirlenmemiş olduğundan ortalık toz duman. her cenahtan, karşısındakini pek de anlamaya çalışmadan kendi fikrini empoze etmeye yönelik yaklaşımlar görüyoruz.

ama tartışmalar ne yazık ki muallakta kalan, yüzeysel ilerleyen bir yörüngede devam ediyor. demokratik açılım günümüz şartlarıyla incelenir ve içeriği oluşturulmaya çalışılırken en önemli ve her şeyin başlangıcı olan nokta nedense unutuluyor. "eğitim"... işin eğitimle ilgili güncel ve tarihi boyutları incelenmiyor. bu açılım fikrini destekleyenler için geçerli değil sadece. bu açılıma tümüyle karşı olanlar için de aynı şey söz konusu. herkes işin siyasi yanından yaklaşıyor olaya. oysa ki bu kadar insani bir konu siyasete alet edilmeden, iyi bir programla, etkin bir biçimde çözülmeli. ama her zaman olduğu gibi tartışmalara katılan tüm kesimlerin de katkısı ile eğitim bir kez daha siyasetin gölgesinde kalıyor, tıpkı daha önce sayısız kereler kaldığı gibi...

türkiye'nin en büyük sorunu bu görmezden gelinen eğitim aslında. çünkü her şeyin kökeni bu konuya iniyor. bir yerde tartışma üslubu bilinmiyorsa, üzerine tartışılan konu ile ilgili değişik ve yaratıcı yaklaşımlarda bulunulamıyorsa, empati yapılamıyorsa problemler çoğalır. tüm bu saydıklarımın yapılamaması ise yaratıcılıktan uzak, ezberci, günü kurtarma üzerine kurulu eğitim düzeninden kaynaklanmaktadır. küçüklüğümüzden, bizden önce de babalarımızın küçüklüğünden beri temcit pilavı gibi ezberletilen paket programlar, düşünmeyi ve yaratıcılığı özendirmekten uzak müfredatlar arasında sıkışıp kalmış, yaratmaktan ve üretmekten uzak 70 milyonu aşkın nüfuslu bir toplum halindeyiz. bilime inancımız, ezbere güvenimizin ardında sıkışıp kalmış durumda. ezber bozamıyoruz yani. farklı fikirlerden kişiler de ezber bozduklarını sansalar da yanılıyorlar. kendi fikir akımlarını sürekli tekrarlayıp tek doğru gibi göstererek, başka fikirlere olan fütursuz saygısızlıkları ile, aynı şeyleri tekrarlıyorlar. eğitim gibi bir konuda bile uzlaşılamıyor, partizanlık ağır basıyor.

bu bir kısır döngü aslında; siyaset kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanıyor. siyasi kültür eksikliği de çarpık bir eğitim düzeninden. bunun yanı sıra yıllarca eğitim ile ilgisi olmayan kişilerin eğitim bakanlığı görevinde bulunduğunu da gördük. biraz açmak gerekirse; yine daha önce bahsettiğim partizanlığa ve siyasetin diğer tüm toplumsal olayları katletmesine geliyoruz. eğitim siyasete alet edilmemesi gerekecek kadar önemli ve hassas bir konu, bir ülkenin ileri gitmesi için temel taştır. biz, klişe deyimle, futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutmaktayız oysa. siyaset kültürümüz, a partisinin siyah dediğine, o şey siyahsa bile en iyi ihtimalle gri diyen b partisi mantığından kurtulamamış durumda. bu, rasyonel olmak yerine duygusal olmaktan kaynaklanmakta ki onun da kökenine inersek "bilimsel metodların etkili uygulanması ile organize edilmiş bir eğitim sisteminin" eksikliğini görürüz. oysa ki eğitim, ortak sorumluluk kapsamındadır. aynı zamanda da "sosyal devlet" anlayışının en temel ögelerinden biridir. toplumun her kesiminin -siyasi partiler, stk'lar vb.- böyle bir konuda, diğerine fikrini üstün getirmeye çalışmak yerine ortak çalışması lazımdır. burada yapılması gereken, ortak katılınan bir süreç ile, yapıcı eleştiriler ile, bir an olsun farklı siyasi akımlardan olduğunu unutarak ortak bir paydada buluşmak ve bir ortak çözüm aramak olmalıdır. partiler dış politika gibi bir konuda farklı yaklaşımlarda olabilir, ekonomi ile ilgili meselelerde farklı çözüm yolları öngörebilirler. ama sosyal devlet anlayışı gereğince, eğitim gibi bir konuda partizanlık yapmak bu ülkeye en büyük zararları vermektedir.

eğitim konusunda işini iyi yapan, özverili insanları gerekli görevlere getirmek yerine farklı fikirlerinden dolayı uzaklaştırmayı iyi beceriyoruz. partizanlıktan geliyor bu da. oysa ki eğitim konusunda biri bir iş yapıyorsa, onu yıkıp yeniden kendi beğendiğin şekliyle yapmak yerine üzerine kendi stilinle bir katkıda bulunmak daha doğru olmaz mı? oysa bizde kadrolaşma denen kanser var. kim iktidara gelse benzer kadrolaşma haberleri sürekli olarak ortaya atılıyor. yani işini iyi yapandan ziyade üstüne sirin gözükenin görevi başında kalması söz konusu. okul müdüründen farklı düşünen öğretmen bir okulda çeşitli zorluklarla karşılaşabiliyor. düşünebiliyor musunuz? özgür düşünceyi genç nesillere öğretecek insanlar bile bir nevi kısıtlanabiliyorlar. fikirlerinden dolayı zor durumda kalabiliyorlar. aileleri gençlere üniversiterdeyken "aman çocuğum olaylara karışma", lisedeyken "aman çocuğum öğretmeninle tartışma" diyebiliyorlar. ne kadar aciz bir durum değil mi? farklı fikrini bildirmek isteyen çocuk, bu kadar dar boğazlarda takılıyor doğal olarak. özgür düşünceyi geliştiremiyoruz. bir noktadan sonra ise özgür düşünmeye çalışan bir avuç insan kalıyor, onlar da farklılaşmadan, değişimden korkan milyonlar arasında kayboluyor.

öğretilirken de kısıtlanıyoruz. yıllardır tarih kitapları atatürk'ün ölümü ile sonlandırılıyor. 1938'den bu yana bu ülkede ya da dünya'da hiçbir değişiklik olmadı mı? zaman kendi başına akıp giderken zaten tarih olmuyor mu aslında? yakın tarihi kendi isteğiyle araştırıp okumadıkça bilemiyoruz. edebiyatta yıllardır aynı yazarlar, şairler öğretiliyor. bu ülke geçtiğimiz 30-40 yılda yeni bir edebiyatçı yetiştiremedi mi? din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde diğer tüm inançlar 2 sayfayla geçiştirilirken tek bir inanç sayfalar tutabiliyor. bir inanç diğerinden daha mı üstün? yıllardır fizik, kimya, biyoloji gibi derslerde kitap, formül ezberledik. bir proje yapamaz mıydık? beden eğitim dersleri boş ders olmak yerine başarılı atletler yetiştiremez miydi? 70 milyonluk ülkede atletizm yarışmalarında başarısız oluyoruz. örneğin, berlin'de düzenlenen son dünya atletizm şampiyonası'nda tek bronz madalyamız var o da bu ülkede eğitilmiş bir kişi değil, güney afrika'dan transfer. resim derslerinde zorla boyama yaptırıldık önce, müzik derslerinde ise blok flüt çaldırıldık. zamanla "boş ders" oldu bunlar da, öss'ye çalıştık. ünlü ressamları, çığır aşmış kompozörleri öğretemez miydi bize öğretmenlerimiz? üniversiteye geldik, özgür düşünce bekledik; düşüncelerinden dolayı fişlenen ya da o dersin öğretmeni ile fikirleri çatışıyor diye o dersten kalan öğrencilerden tutun da o üniversitenin rektörü hoşlanmaz diye konuşulamayan fikirler yok mu? özgür düşünce ne yazık ki eğitim kurumlarımızın hiçbirinde tam anlamı ile mevcut değil.

bu noktada "doğru" kavramı incelenmelidir. özellikle sosyal bilimlerde tek bir doğru olmadığı artık genel bir kabul halini almış durumda. eğitim metodları da aynı doğrultuda değerlendirilmeli. tek bir doğru metod yok, farklı metodların farklı yönleri uygun olabilir beraber iyi monte edilirlerse daha başarılı olabilirler. ama o noktada yine partizanlığa dönüyoruz ve sadece kendi yöntemimiz doğru zannediyoruz ki bu en büyük yanılgı oluyor. başta da değindiğim gibi paket programlarla ezber üzerine eğitildik, öğretildik. farklı bir bilginin doğruluğu ihtimal bile olamadı. objektif olamadı ders kitapları bir türlü. farklı ülke edebiyatlarına ise pek de giremedik. yerli ya da yabancı bir takım yazarlar yılalrca sansürlendi. bu noktada empati yapılamamasının en büyük nedeni ise karşındakine insan olarak ve o kişinin fikrine değer verilmemesi; kendi fikrini en üst düzeyde doğru bulmakla alakalı. bu da hümanizm gibi bir akımın daha küçük yaşlarda insanlara verilmemesi ya da verilememesinden kaynaklanıyor. yani karşındakinin dediğine hiçbir şekilde itibar etmemekten... insana değer vermeyen, o insanın düşüncesine de dolayısı ile önem vermiyor.


ülkenin genel beğeni toplama konusunda en başarılı milli eğitim bakanı hasan ali yücel, hasan ali yücel klasikler dizisi'nden çıkan thomas more'un hümanist akımın başyapıtlarından sayılan ütopya'sının da en başında bulunan 23 haziran 1941 tarihli yazısında hümanizme, sanata, farklı milletlerin edebi eserlerine dair şöyle diyor:

" hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. sanat şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin unsurları en zengin olanıdır. bunun içindir ki bir milletin, diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi; zeka ve anlama kudretidi o eserler nispetinde artırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. işte tercüma faaliyetini, biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz. zekasının her cephesini bu türlü eserlerin her türlüsüne tevch edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyat, bütün kütlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir tesire sahiptir. bu tesirdeki fert ve cemiyet (birey ve toplum) ittisali, zamanda ve mekanda bütün hudutları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. hangi milletin kütüphanesi bu yönden zenginse o millet, medeniyet aleminde daha yüksek bir idrak seviyesinde demektir. bu itibarla tercüme hareketini sistemli ve dikkatli bir surette idare etmek, türk irfanının en önemli bir cephesini kuvvetlendirmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen türk münevverlerine şükranla duyguluyum. onların himmetleri ile beş sene içinde, hiç değilse, devlet eli ile yüz ciltlik, hususi teşebbüslerin gayreti ve gene devletin yardımı ile, onun dört beş misli fazla olmak üzere zengin bir tercüme kütüphanemiz olacaktır. bilhassa türk dilinin, bu emeklerden elde edeceği büyük faydayı düşünüp de şimdiden tercüme faaliyetine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir türk okuru için mümkün olmayacaktır." "

bu yazı her ne kadar aslen tercüme faaliyetlerinin önemini belirtmek amacı ile yazılmış da olsa bizim eğitim sistemimizde ta en başta nelerin hedeflendiği ama nerelere geldiğimz konusunda önemli bir kaynak olmakla beraber eğitim ile ilgili çok önemli noktalara da değinmektedir. öncelikle hümanizm akımının önemini belirtiyor. sonrasında farklı milletlerin yazınlarının idrak edilmesinin, yaratıcılığa ve kültür seviyesine etkilerinden bahsediliyor. hangi milletin kütüphanesi farklı eserler anlamında daha zenginse o milletin daha ileri gideceği belirtiliyor. katılmamak mümkün değil. biz ne yapıyoruz? bırakın farklı milletleri kendi yazarlarımızı bile farklı fikir veya ideolojileri nedeni ile sansürlüyoruz. yazdıklarından dolayı davalar açıyoruz. en ufak bir farklı fikre tahammülümüz en alt düzeyde ne yazık ki! sanatı tam anlamı ile sindirmiş de değiliz.

bu noktada ekonomik unurların büyük rol oynadığı da bir gerçek. öncelikle bireylerin, daha sonra da devletin ekonomik durumunun ve bu ekonomi içerisinde bilim, sanat, eğitime ayırabildiği paranın bu noktada eğitim sorunu ile direkt alakalı olduğu yadsınamaz. birey açısından bakıldığında geçim derdinde bir ailenin sanata ayırabileceği bütçe son derece kısıtlı olacak, belki de hiç olmayacaktır. bu noktada eğer devlet, "sosyal devlet" olma iddiasında ise devreye girmelidir. eğitim sistemini, öğretim kurumlarını düzgün bir şekilde organize etmeli ve tek başına bu alanlara ulaşamayacak durumda olan bireylere bilim, sanat ve eğitimi etkin bir şekilde getirmelidir. bu noktada düzgün bir organizasyon yapılmalıdır. max weber'in belirttiği anlamda, işlerin kolay ve etkin biçimde yürümesini sağlayan hızlı bir bürokrasi bu organizasyonun en iyi şekilde ilerlemesini sağlamalıdır. bu noktada "modern devlet" kavramı, bu kavramdan "sosyal devlet" ve "ulus devlet" kavramlarına geçiş, bu devlet tiplerinde eğitimin yeri ekseriyetle incelenmelidir.

tarihsel gelişimi kısaca inceleyelim. modern devlet tipi ne zaman ve nasıl oluştuğu hakkındaki görüşler çeşitlilik gösteren devletlerdir. eski genel kabule göre vergi toplamanın tekelleşmesi ve meşru kuvvet kullanımının tekelleşmesi ve bunlara karşı bireyin kabul göstermesi bu modern devlet kavramını ortaya çıkarmıştır. max weber'e göre ise bu kavramlara güçlü bir de bürokrasi lazımdır. bu yolla bu tekelleşmeler yeni kazanılan topraklarda, sınırlar içerisinde kuvvetli bir şekilde kurulabilecektir. norbert elias'a göre ise bu kavramlara bir de eğitimin tekelleşmesi eklenmeli, yani ulus devlet veya benzeri bir yapı ortaya çıkarılarak modern devletin sürekliliği sağlanmalıdır. bazılarına göre ise tüm bu süreçlerden geçmiş ve en sonunda serbest piayasa ekonomisini benimsemiş devletler modern devlettir. son olarak başka bir düşünceye göre ise sosyal devlet, modern devlettir. kısaca minumum gereksinimler vergi toplamanın tekelleşmesi ve meşru güç kullanımının tekelleşmesi üzerinedir. vergi toplamanın tekelleşmesi; max weber ve de norbert elias'a göre devlet otoritesinin ve merkezi devletin tahsis edilmesinde büyük öneme sahip tekelleşmedir. her iki düşünüre göre de bu tekel, meşru kuvvet kullanımının tekelleşmesine büyük katkı sağlar. zaten bu iki tekelleşme birleşip modern devlet kavramının temelini oluşturur. eğer vergiler güçlü ve organize bir şekilde toplanırsa, iyi bir askeri güç organize edilebilecektir. bu şekilde de o güçle vergi toplanmasında sorunlar azaltılacaktır. yani bu bir döngüdür. birbirinin sağlaması gibidir. meşru kuvvet kullanımının tekelleşmesi; max weber ve norbert elias'a göre vergi toplamanın tekelleşmesi ile modern devletin çekirdeğini oluşturan tekelleşmedir. bir devlet içerisinde kullanılan gücün meşru olması sadece bu güç devlet tarafından kullanılıyorsa geçerli olmalıdır. devlet bunu sağlamalıdır. merkezi devletin sınırlar içerisinde başkasının güç kullanmasına izin vermemesi, bu kullanımı tekelleştirmesi gerekmektedir. yoksa herkes kendi adaletini sağlamaya çalışıur ve ortalık çeteden, derin devlet oluşumlarından geçilemez. bunun yanında güçlü bir merkezi ve tek elde toplanmış meşru güç kullanımı, verginin toplanması açısından da yardımcı olacaktır. yani bu bir sarmal olarak devam edecektir. bürokrasi ise bunların iyi işlemesinin güvencesi olacaktır. bürokrasi; her ne kadar günümüzdeki anlamı kırtasiye işi olarak bilinse de aslında çok önemli bir kavramdır. weberiyen anlamı ile düşünürsek devletin ta kendisidir. devletin işleyişinin can damarıdır. devlet otoritesinin tesisi vergi toplamanın tekelleşmesi ve meşru güç kullanımının tekelleşmesine bağlıdır. bu modern devletin özüdür. işte bürokrasi, bir devletin sınırları içerisinde bu tekelleşmelerin iyi işlemesi ve kuvvetli bir şekilde denetlenmes için gerekli olan yapıdır. vergiyi toplayan ve meşru gücü oluşturan yapıları düzenler ve kontrol eder. weber'den farklı olarak elias'a göre bir de bunlara eğitimin tekelleşmesi eklenirse ulus devlete ulaşılıp modern devlet süreci tamamlanacaktır. bir devleti zayıflatmak istiyorsanız önce bürokrasisini işlemez hale getirmelisiniz. daha sonra bununla bağlantılı olarak eğitim sistemini... zaten gerisi toplumsal düzenin bozulması ve devlet kurumlarının işleyişinin tıkanması olarak gelecektir. bu şekilde de devletin zayıflaması sağlanacaktır.

eğitimin tekelleşmesi ise milli eğitim kavramının doğmasındaki en büyük etkendir. tek bir kaynağa bağlanan eğitim, bu yolla devletin istediği yönde gidecektir. norbert elias'a göre devlet bu yolla kendisinin devamını garanti altına almak istemektedir. bazı semboller yaratılacak, bu şekilde insanlar davranmaları istenen şekilde harfi harfine kodlanacaklardır. saygı duymaları gereken kurumlardan, nefret etmeleri gereken oluşumlara kadar her şey, bu kodlamanın içeriğini oluşturacaktır. ayrıca norbert elias'ın bahsettiği anlamda modern insan kavramının oluşması için en önemli gereksinim bu eğitimin tekelleşmesidir. milli eğitim modern devlet'in oluşması sürecinde vergi toplamanın tekelleşmesi ve meşru kuvvet kullanımının tekelleşmesi sonrasında gelen eğitimin tekelleşmesi sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan, modern insanın formasyonunda büyük önemi olan kavramdır. modern devletin son şekli olduğu bazı kesimlerce iddia edilen ulus devletin devam etmesi için de vazgeçilmezdir. milli eğitim, bir devlette bireylerin devlete sadakatini tesis etmek üzere kullanılmaktadır. ezbere dayalı br sisteme kayma riski büyüktür. bir devletin üzerine kurulduğu prensipler kafalarına vurularak öğrencinin kafasına sokulur. bu değerler sürekli övülür, yüceleştirilir hatta kutsallaştırılır. bu değerlerin zorlama ile de olsa içselleştirilmesi söz konusudur. verilen kavram sorgulanmadan "iyi, kutsal, önemli" olarak içselleştirilir. ulus devletin milli eğitiminin en büyük amacı budur. böylece devlet, istenilen ölçüde, istenilen kurumları ile istenilen şekilde insanların aklında yer edecektir. bu ise ulus devlet kavramının garantörüdür. ulus devlet, bazı çevrelerce modern devletin en son safhası olduğu söylenen devlettir. milli eğitim eliyle kurulur. fransız ihtilali çıkış noktasıdır. içerisindeki vatandaşlarından pek fazla sorgulamadan ulusun dolayısı ile devletin bekası için çalışmaları beklenir. burada bir ulusun baskın öge olduğu ve devlet ile iç içe geçmiş olduğu görülür. örneğin türkiye'de bir çok azınlık, farklı uluslara mensup kişiler de vardır ama türkiye bir türk devleti olarak anılır. aynı şekilde fransa'da da bir çok azınlık olmasına rağmen devlet, fransız ulusu ile neredeyse aynı anlama gelmektedir. fransa örneğinde milli eğitimin önemi büyüktür. genelde fransız ailelere mensup, ekonomik durumu yerinde kişiler yüksek öğrenimlerini belli başlı okullarda alırlar. bu okullar direkt devlet yönetimine insan yetiştirmekle görevlidirler. bu okullardan çıkabilenler de genelde fransız olduklarından yönetimde azınlık mensupları çok fazla bulunmaz. bu konuda tabi ki istisnalar da bulunmaktadır ki bunların en önemlisi, fransız eğitim sistemini en çok eleştiren ünlü sosyolog pierre bourdieu'dür. kendisi de bir istisna olmasına rağmen bourdieu, fransa'da eğitimin burjuva değerleri üzerine kurulduğunu ve bu okullara da burjuva ailelerinin çocuklarının daha rahat uyum sağladıklarını söyler. bu şekilde azınlık mensuplarına ya da ekonomik durumu düşük olanlara çok da iyi bir eğitim sunulmadığından ve bu nedenle onların gelişip kalkınamayacağından bahsetmektedir.

aynı zamanda bu ulus devletin devamlılığını sağlayan bir öğe de, milli eğitim ile kodlanmış değerleri zaman içerisinde içselleştiren ve modern insan adı ile anılan bireyin devamlılığıdır. modern insan: norbert elias'a göre insanın modern devlet oluşumunda gerekli olan tekelleşmeleri içselleştirmesi ile ortaya çıkan insan türüdür. özellikle eğitimin tekelleşmesi sonucunda ortaya çıkan milli eğitim insanın bu içselleştirme sürecinde en çok muhattap olduğu kavramdır. tekelleşmiş bu eğitim ile hangi hareketlerin doğru, hangilerinin yanlış olduğu insana empoze edilmektedir. bunun sonucunda insan zamanla bu empoze edilenleri düşünüp sorgulamaktan uzakşalmakta, bu milli eğitim eliyle kendisine verilen değerleri direkt olarak içselleştirmektedir. bu içselleştirme süreci tepeden inme değildir. ilk önce meşru kuvvet kullanımının tekelleşmesi ile başlar. birey, önce korku kavramı ile yoğrulur. devletin hoşuna gitmeyecek bazı hareketleri yaptığı zaman bu meşru güç kaynağının tepesine bineceğini bilir. bu korku zamanla milli eğitim yolu ile "yapılmaması gereken, kötü şeyler" seviyesine indirgenmektedir. yani insan artık yapmak isteyip de korktuğu için bir şeyleri yapmamaktan ziyade o işin yanlış olduğunu düşündüğü için yapmama seviyesine gelir. ama "kötü" kavramının kime göre neye göre olduğunu düşünmez. modern devletin kendisine verdiği bu "kötü" konseptini içselleştirir. bu şekilde de devletin istediği formasyona maruz kalmış bireyler oluşur. bu süreç şiddetten arındırıcı bir süreç olması açısından iyi gibi gözükse de insanı düşünmekten alıkoyan, sorgulatmayan yapısı ile tek tip insan yaratması sonucunu verdiği için olumsuz olarak da algılanabilir. modern insan, modern devletin -yani burada anlatılan yönü ile ulus devletin- en önemli yapı taşıdır. içselleştirdiği bilgilerle devletin devamlılığının sigortası olmuştur.

o zaman öncelikle türkiye'nin buradaki tanımlara ne denli uyduğunu incelemek gerekir. meşru kuvvet kullanımının tekelleştirilmesi noktasında, çevrede dolaşan pnca çete yardımı ile de diyebiliriz ki türkiye başarısızdır. vergi toplamanın tekelleşmesi konusunda bir sorun yaşamayan türkiye, bu tek elde toplanan vergilerin etkin bir biçimde toplanması noktasında problem yaşamaktadır ki bunun da en büyük nedeni organize çalışan, devlete itici güç olması gereken, dinamik bir yapıda olması istenen bürokrasinin hantallığıdır. tüm bu oynak zemin üzerine dikilmesi hedeflenen yüksek bina, yani eğitimin tekelleşmesi yolu ile ortaya çıkması öngörülen milli eğitim ne yazık ki sıkıntılı durumdadır. her şeyden önce dershane denilen yerlerin açılması alternatif okul sistemini kurmuştur. her ne kadar bu kurumlar da milli eğitim bakanlığı'na bağlı olsalar dahi etkin bir şekilde kontrol edilmekten uzaktırlar. bununla beraber lise düzeyi geçildikten sonra da denetimdeki gevşeklilten de bir aşırı sertliğe geçiş görülmektedir. yök aslı kurumun olması, yani sadece var olması bile, özel dahi olsa üniversitelerin her daim baskı altında olduğunu gösteren bir kanıttır. her daim baskı altında olan kurumlarda da özgür düşüncenin gelişmesini beklemek hayalcilik olacaktır. oysa ki burada tasviri mevcut olan modern insan'ın kendi isteği ile, belki farkında dahi olmadan ama karşı da çıkmadan dışarıdan, özellikle devlet tarafından, empoze edilen durumları içselleştirmesi öngörülmüştür. ama yök gibi bir kavram varken ve ilköğretim bu kadar sallantıda iken bu gönüllü içselleştirme asla gerçekleşmeyecektir. bir devlet düşünün ki kendi vatandaşlarına ihtiyaçları olan eğitimi veremiyor ve dershanelere ihtiyaç duyuyor. bu dershaneler kendisine bağlı okulların ciddiyetini minimuma indiren kurumlarken hem de. sağlıklı bir ulus devlet kurulmak isteniyorsa milli eğitim en çok önem verilen noktalardan olmalı, bu kadar hafife alınmamalıdır. bir ülkenin geleceği, verdiği eğitim ile milim milim kurulur. bu, şakaya gelecek bir kavram değildir.

bununla beraber sosyal devleti, modern devlet olarak yorumlayanlar da vardır. sosyal devlet, en kaba anlamı ile hiçbir din, dil, ırk, ideolojii, düşünce vb. ayrımı yapmaksızın; bireyin en temel haklarını ona tatmin edici bir seviyede ücretsiz olarak sunabilen devlettir. bazılarına göre modern devlet tanımında son nokta da budur, ulus devletin bir adım ötesine geçilmiştir. demin de incelediğimiz üzere türkiye tam yapılanmasını sağlayabilmiş bir ulus devlet değildir. bireyin en temel haklarını ona tam ücretsiz ya da en azından kar amacı gütmeden yeterli derecede sağlamadığı da ortada. en temel haklardan biri olan eğitim alanının her yeri rant alanına dönmüş durumda. yine temel haklardan olan ve kar amacı güdülmeden verilmesi gereken ücretli bir servis olarak haberleşme hakkı var. telefon şebekesi de özelleştirilmiş. bunlar, türkiye'nin sosyal devlet de olmadığına dair örnekler. türkiye'de eğitime harcanan para da her zaman için savunmaya harcanan paranın gerisinde kalmıştır. sadece 2009 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu içerisinde eğitime ayrılan bütçe savunmaya ayrılan bütçeyi geçmişse de bağımsız eğitimciler sendikası'nın yayınladığı rapora göre bu sene için 27 milyar 883 milyon tl ayrılması planlanan bütçenin 18 milyar 488 milyon tl'si personel maaşlarına giderken, yatırımlara ayrılan pay sadece 2 milyar 780 milyon tl düzeyinde kaldı. araştırma, bütçeden en büyük payın eğitime ayrılmadığını da gözler önüne serdi. su, telefon, bakım, onarım, boya ve yakacak gibi zaruri giderlerin dahi karşılanmasında zorlanılırken; derslik, spor salonu ve laboratuar gibi fiziksel altyapı eksikliklerini bu yatırım bütçesiyle ve geriye kalan bu meblağ ile karşılanmasının mümkün olmadığı belirtildi. "yatırım bütçesi" olarak bakıldığında milli eğitim bakanlığı yatırım bütçesi 2 milyar 780 milyon ytl olarak öngörülürken sağlık bakanlığı yatırım bütçesi 5 milyar 780 milyon ytl, milli savunma bakanlığı yatırım bütçesi ise 7 milyar 324 milyon ytl olarak belirlendi. yani halen daha eğitim, savunmayı geçebilmiş durumda değil. yine rapora göre türkiye'deki kamu çalışanlarının neredeyse yarısını bünyesinde barındıran milli eğitim bakanlığı'nın bütçesi personel maaşları ve sosyal güvenlik kesintisinin ardından çok küçük kalıyor. son olarak da raporun bitiminde artan öğrenci ve üniversite sayısına karşın eğitim harcamalarının milli gelir içindeki payını her yıl kümülatif olarak daha da aşağılara çekildiği, üç yıllık yapılan bütçeye göre, yükseköğretim ve milli eğitim bakanlığı bütçesinin gsmh içindeki payının azaltıldığı belirtildi. araştırmada, 2003 yılında milli eğitim bakanlığı'na ayrılan bütçenin gsmh'ye oranının yüzde 2.85 olduğu belirtilirken, öğrenci ve öğretmen sayısındaki artışa karşın bu oranın 2009 yılı bütçesinde yüzde 2.80'e düştüğüne vurgu yapıldı. 2009 bütçesiyle milli gelirden eğitime ayırdığı pay yüzde 2.80 olan türkiye'nin, 30 oecd ülkesi içinde eğitime en az pay ayıran ülke konumunda olduğuna da işaret edilen araştırmada, oecd ülkeleri ortalamasında eğitime gsyih'nın yüzde 6.3'ü pay ayrıldığı belirtildi. öğrenci sayısı ülkemizden çok daha az olan ülkeler, eğitime bizim ayırdığımızdan çok daha yüksek yatırım bütçeleri öngörmekteler.

tüm bunlara ek olarak da ülkenin çeşitli illerinde istatistiklerin ve koşulların değişiklik göstermesi sorunu var. sosyal devlet olma iddiasındaki türkiye'nin doğusundaki eğitim imkanları ile batısındaki eğitim imkanları arasında bir sosyal devletin asla oluşmasına izin vermeyeceği türden bir uçurum var. sosyal devlet, üzerinde hakimiyet kurduğu toprak parçasının her bir metrekaresinde minimum gereksinimleri tatmin edici bir düzeyde ve eşit olarak sağlamakla yükümlüdür. sosyal bir hukuk devleti olduğunu iddia eden türkiye, bu konuda aslında çok yol almalıdır. bu bilinci yerleştirebilmek de esasen eğitim alanında köklü reformlar yapmaktan geçmektedir. ezbere dayalı eğitimden pratiğe, uygulamalı öğretime geçmelidir. kadrolaşma politikalarından hakkaniyete göre görev dağıtımına başlanmalıdır. bir pay katkıyı bir hükümet yapıyorsa onu yıkmadan üzerine diğer bir pay katkıyı da sonraki gelen hükümet yapmalıdır.


biz genciz, biz yarınlarız, biz geleceğiz... kişisel çıkarlar, rant kavgaları, adaletsiz uygulamalar bizim önümüzü, ülkenin de yarınlarını karartmasın...

---

yararlanılan kaynaklar:

-norbert elias - uygarlık süreci
-bağımsız eğitimciler sendikacı (bes) 2009 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı üzerine araştırma ve rapor
-
http://www.tbmm.gov.tr
-
http://www.bumko.gov.tr

-ve en önemlisi olarak da yıllardır bu sistemin ağırlığını omuzlarında hisseden ve bu sistemi, dışarıdan bakıp da yorum yapan herkesten çok daha iyi bilen genç insanlar...