2.12.2015

ilah

Ben hiçbir yere gitmedim ki güzelim,
Ben öldüm.
Hani basit bir laf belki herkese göre
Ama çok derin,
Öyle boş boş konuşur gibi değil,
Canın sıkılırken ortaya çıkan eğlence gibi
Mutsuzluğun dibine selam çakarken
Birdenbire beliren sonsuz unut gibi.
Hayır, harf hatası değil.
Umut değil bahsettiğim. Unut.
Unut ki umut bağlama bir daha.
Unut ki kanma.
Çünkü ben iyi bir yalancıyım.
İtiraf et, itiraf etmeseydim bilemezdin itirafların ihanetini.
İhanet demişken,
İzbe bir barın o çok kötü kokan tuvaletinden yazıyorum bunu sana,
İşedim, alkollüyüm.
Ve sana yemin olsun, her şeyin dürüstlüğü üstümde.
O kadar dürüstüm ki, allahın olmadığına yemin ederim şimdi.
Ve bu siktirboktan dünyanın sona erdiği gün,
Seni dere diye şarapların aktığı,
İğde ağaçlarının gölgesinde rahatlayasın diye yaratıldığı bir yer yerine,
Sonsuz boşluk ve karanlığa gideceğini sana söyleyebilirim..
Yani sen doğmadan önce neysen oraya gönderecek kadar ruhsuz bir varlığın yarattığına duyduğun inanç kadar,
Benim ahmaklığım bu geceyi kutsal kılan.
Ve inan güzelim,
Allaha değil bana inan,
O kutsallık yok,
Hiç olmadı, ve tanrı, ve annen, ve baban,
Kimse hiçliğe rağmen böyle yapmadı.
Böyle sevilmez kimse
Normal değil.
Hele herkesin işediği yerde böyle şeyler demek
Hiç ama hiç ilahi değil,
Çünkü ilah yok.
Çünkü çok içtim ve işemem gerekti.
Tıpkı çok sevince kusmam,
Çok unutunca ağlamam gibi.

24.11.2015

10



Soğuk bir kışın erkenden omuzlarımıza düşmüş bir gecesinde, evet saat daha 17:00 olmasına rağmen gecesinde, yan yana yürüyorduk. Daha 16 yaşındaydık, belki 17... Dünyanın en temiz kokan kömür kokusu duruyordu birbirine 1 cm'den iki kalp atışı daha yakın duran burunlarımız arasında. Çünkü 16 yaşında ve Aşık'san kömür bile güzel kokuyordu. Gece, kömür yakan evlerin bacalarından isle karışırken birbirine dokunmadan ama usulca sokularak yürüyorsan eğer, havadaki pembe kirli değil de şairane geliyordu. 

Çünkü 16 yaşında ve Aşık'san, tıpkı 17 yaşında ve Aşık'san olduğu gibi, aldığın nefesteki karbondioksit oranına çok da takılmıyordun. Yazı yazarken satırı iki yana yaslamayacak kadar umarsızdın. Satır aralarının aynı uzaklıkta olması değil, köşedeki sarı apartmanın etrafında ne kadar uzun dolaşacağındı kafana takılan... Yıldız görmekti o isli havada istediğin... Çünkü 16 yaşında ve Aşık'san, yıldızları izlemek büyüleyiciydi... Ve tarihi çok sevmeme rağmen, Malazgirt Zaferi sadece Malazgirt Zaferi değildi. 

Sarı bir apartmanın ön tarafından uzak durup arka tarafındaki ara sokaklarda etrafı kollayarak gezinmekti 16 - 17 yaşında Aşık olmak... O apartmanın arkasındaki boş araziye gelince etrafta Toyota Corolla aramaktı, olmadığını görünce içten içe sevinmekti. Ara sokaklarda montun altından el ele tutuşunca kalbinin deli gibi atması kadar saf olmaktı. Evin kapısına kadar birlikte yürümek, içeri girinceye kadar arkadan seyretmekti. Birkaç kere arkanı dönünce bıyıklı bir adamla karşı karşıya kalıp dilin tutulmak ve iyi akşamlar yerine heyecanlanıp iyi günler demekti. İlk şiirini yazmaktı. Kıskanmanın ne demek olduğunu gözlerinden ateşler saçarak öğrenmekti. Felsefeye merak salmaya başlamaktı. Fotoğrafları saklamaktı biraz... Yer yer kendini dünyanın en kederli insanı sanmaktı. Hediye almak değil de ellerinle hediye yapmaktı. Biraz da babanın 3 kuruş parası ya var ya yokken eve 300 TL (Yazıyla: üç yüz Türk Lirası) telefon faturası getirince babandan bir araba azar yedikten sonra babana rakı sofrası kurdurup "çok seviyorum" diye ağlamaktı. Ağlarken aynaya baktığında kahverengi gözlerinde kendine değil başkasına bakmaktı. 

Çünkü gece inen is ve içine çektiğin kömür kokusu o pembemsi karanlıkta tertemizdi. 

Soğuk bir kışın erkenden omuzlarımıza düşmüş bir gecesinde, evet saat daha 17:00 olmasına rağmen gecesinde, yan yana yürüyorduk. Daha 16 yaşındaydık, belki 17... Küçüktük. Bir yandan fedakar, bir yandan bencil, bir yandan sakin, bir yandan maceracı, bir yandan aptal, bir yandan da... Bir yandan da işte... 

En çok da inattık. Çünkü 16 veya 17 yaşında Aşık'ken 18 yaşında kalbin karşılıklı kırıksa inat olmak zorundalığın bir yana tabiatımız da kendinden inattı. Başkalarını bilmem ama 16 yaşında Aşık'ken 17 yaşında kalbi kırılan bir ben, 18 yaşımda öfkeliydim de... O inatla 10 yıl yürüdük. 

17 yaşını hem Aşık hem de kalbi kırık geçirdiği için 18 yaşını oldukça öfkeli geçiriyorsan eğer; ve bolca da inatsan 10 yıl yürüyorsun, farkında bile olmadan... Okul koridorlarında başkalarıyla yürürken gözünün ucuyla takip ettiğini kendine itiraf edemeyecek kadar inatla... Doğduğun şehrin sokaklarına her geldiğinde, yıllar sonra dahi, her sokakta istemsizce gözlerinle etrafı tararken esas neyi aradığını bilecek ama asla söylemeyecek kadar inatla... Sosyal medya hesaplarını ara ara kontrol ederken nasıl olduğunu it gibi merak ettiğin için baktığını, iyi olması için baktığını dile getirmeyecek kadar inatla. Minik kardeşini bir fotoğraftan görüp, ne kadar büyüdüğüne bakınca kendi kardeşine bakar gibi baktığını yutacağın kadar bir inatla. 

Neden inat ettiğini dahi kendine sormayacak bir 18 yaş inadıyla...

Aşkın yerini 10 yıl önce her şeyi parçalayarak alan öfkenin 10 yıl içinde yavaşça geçip yerini onca yaşanmışlık, onca ilk heyecan, onca gülümseme, onca naif jestlerin getirdiği dostça bir histen doğan sevgiden neden olduğunu kendinle tartışmadan kaçarken, rafların arasından eline gelen bir kitabı göğsüne bastırırsın... Ve 10 yıl sonra hala kırmaz sevgisi göğsüne bastırırken. Kafanı kaldırıp yıldızlara bakarsın... Büyüleyiciliğinden ziyade çocukluğunu görürsün, çok derin bir sevgiyle izlersin. İşte o an için bir parça sızlar. Çünkü 18 yaşında öfkeliysen eğer, bir de inatsan üzerine, 10 yıl sonra içini sızlatacak şekilde o öfkeden geriye sadece bir kitap kaldığını gördüğünde göğsünde oluşan ağırlık kırıyor, insan kendi kendini kırıyor. Ama sanırım 10 yıl sonra şimdi, 10 yıl önceye böyle bakabilmek için 18 yaşında biraz aptal olmak gerekiyor.  

Şimdi uzaktan her yıldıza baktığında gülümseyebilmek için 16 yaşında Aşık, 17 yaşında kalbi birkaç parçadan oluşan bir Aşık, 18 yaşında kızgın ve sonrasında inat olmak gerekiyor.

Sanırım tam da o zaman, hoparlörden Lou Doillon - ICU çalarken insanın ruhunu okşayarak, sırf sözleri için tekrar tekrar çalarken hem de, normalde hiç bakmadığın bir yere bakmak istiyorsun. 

Funny to see you after all these years,
I miss you the same;
So I drag myself to the corner cafe.
And for a second, I see you there.
Like in good old days...
And I wonder what you are doing
What are you up these days?
I sometimes wish you could call me
But then I wouldn't know what to say.

And I see you,
in every cab that goes by, in the strangers,
at every cross road, in every bar...

Baktığım yerden sen geliyorsun. Soğuk bir kışın erkenden omuzlarımıza düşmüş bir gecesinden, evet saat daha 17:00 olmasına rağmen gecesinden yürüyerek, dün gibi geliyorsun. Elinde çocukluğumun, ortak çocukluğumuzun bir parçasıyla gülümseyerek... 

Beraber bir duble rakı bile içmeden, daha da önemlisi yan yana oturup elimizde 10 yıl önceki bir gece vakti kadar koyu kahvelerin yanında bir sigara yakmadan geçmiş 10 yıla rağmen gülümseyerek... 10 yılın artık geçtiğini kendime itiraf edemediğim öfkesini, inadını, kırgınlığını, her şeyini... Yine kendi inadınla, yırtıp bir zeytin dalı gibi geliyorsun. 

10 yıl öncesi kadar iyi tanıyoruz birbirimizi, 10 yıl öncesi gibi laflarımızı tartmadan, sanki o 10 yıl geçmemiş gibi ama o geçen 10 yılın olgunluğuyla, birbirimizle konuşuyoruz. Çok tanıdık bir his seninle konuşmak... Dün gibi bir his... Bizden yürüyerek 3 dakika uzaklıkta olmasına rağmen ancak 1 saat 33 dakikada seni kapısına bırakabildiğim köşedeki sarı apartmandan içeri girmeni izlemek gibi...İlk sigaranı yanımda içmen gibi...  

Sigaraya başlamak her zaman yalnızca bir nefes çekmek değildir biliyorsun; bazen bir şimdiki zamanı henüz geçmiş olmadığı anda göğsünün içine, akciğerlerinin arkasında sola doğru saklamaktır.

Ve 10 yıl sonra sadece senin anlayacağın yazılar okuyabilmektir...

Bazı insanlar dönüşüyor ama iyi ki hiç değişmiyorlar. Lise sırlarının üzerine kazınan yazılar gibi... Sıralar değişiyor belki ama yazıların o sınıfta sıraya kazındığı gerçeği değişmiyor.

Gece eskisi kadar tertemiz kömür kokmuyor belki ama en azından yıldızlar hala arada bir gözüküyor.

18.11.2015

Sen Teşhisi - 2


Özet: Ağlayamamak kavuşamamaktır. Devrik cümleler devrimcidir.

Dekor:
Vapurdan görünen, boylu boyunca sıralı ışıklarla aydınlanan yol ve o yolu gören vapur, vapurun ortasında olduğu deniz, denizin ortasında olduğu karanlık, karanlığın ortasında bulunan ben, ellerin.

Karakterler:
Sen: Yol boyu sıralı ışıklar var, sahil boyu, vapurdan gözüken. İşte sen, o yol boyunca sıralı ışıklardan her birisin. 

Ben: Aralarında bir, sadece tek bir ışık var... Ne tam sönmüş ne de diğerleri kadar parlak. Bozuk, kırılmış... Yabancı dilde tam olarak "broken" diyorlar. 

Sen (evet, yine sen): İşte sen, o yol boyu sıralı, tamamı parlak ışıklarsın. 

ve Olay:
Ve ben, ben o senin aranda kalmış, ne tam sönebilmiş ne de parlayabilmiş, bildiğin bozuk ışığım. Belki de o ışığın lambasıyım, belki de zaman zaman biri zaman zaman ise diğeriyim. 

Yol boyu sen her bir ışıkta o kadar parlaksın ki, o kadar olur. Keşke senin aranda bozuk bir ışık olarak kalacağıma altındaki karanlık yol olsaydım. Her gece seninle aydınlanırdım. Kırılmış, bozuk değil de karanlık ve yer yer seninle aydınlık. 

Ve fakat... 

Bozuk bir yol lambasıyım, bozulmuş bir yol lambasında her görenin bakıp uyuz olduğu ama tamiri için kimsenin, adeta belediyenin bile umursamadığı sönük bir adet ışığım. Pasparlak bir sen silsilesinde araya karışmış bir... 

Ne tam bozuk, ne tam kırılabilmiş, ne parlak... 

Kırılmayı bile becerememiş bir bozuk yol lambasıyım. 

Bir ara bozuk bir yol lambası olmayı bırakıp çocuk olmayı denedim. Hani çocuklar ağlayınca her istedikleri olur ya; her ne kadar yaşım çocuk olmaya yetmese de şansımı deneyeyim dedim. 

Oturdum ağlamaya çalıştım, olmadı. Üst üste 29 tane acıklı Türk filmi izledim, yine olmadı. Düşün, 39 tane ayrı ayrı acıklı Türk filmi... Bana da yazık. Yalnız lan, 29 mu 39 mu tam da emin olamadım. Ha bu arada iki şişe ucuz viski içtim filmleri izlerken. Hem ayık kafa mantıklı hangi akıl hastası o kadar Türk filmini art arda izler? Ayrıca sarhoş olup ağlarım belki dedim. Sarhoş olabildim onda yılların getirdiği bir ustalık var, problem olmadı ama yine de ağlayamadım. Çitaları bile düşündüm biraz ki bilirsin hayatta en üzüldüğüm konunun süjeleridirler. Ona bile ağlayamadım ve sanki dışına sıçmak mümkünmüşcesine böyle hayatın içine sıçmak istedim. 

Ağlayamamak, kavuşamamaktır. 

Açılayım diye dışarı çıktım. Belki yolda biri ezilir, biri gaspa kalkışır, biri bir başkasını öldürür de ağlarım diye düşündüm. Yalnız sadece soğuk havadan gözlerim dolar gibi oldu biraz ama o da tam sayılmazdı. Eve döndüm. Tüm bu süre içerisinde seni düşündüm.

Beni hala en yakın akıl hastanesine götürüp Sen teşhisi koydurmayan herkesin anasını sikeyim. 

Evde Arif'in Manchester'a attığı gol nereden geldiyse aklıma geldi. Onu ararken Behzat Ç.'nin "Cumartesi Anneleri" bölümüne denk geldim. Orada hüngür hüngür ağladım işte. Ama orada da sen yoktun. Bir boka yaramadı, olsan da yaramazdı muhtemelen, ama ağladım işte. 

Zaten çocuk da değilim amına koyayım. Çocuk sevmiyorum da ayrıca. Devrik cümleler biraz devrimcidir. Önemli bir şey söylemeden "ve" demek güzeldir. 

ve seni seviyorum. 

14.11.2015

Sen Teşhisi - 1


Beni en yakın akıl hastanesine götürüp "Sen" teşhisi ile tedavi etmeleri gerekiyor. Herkese söylüyorum ama beni ciddiye almıyorlar nedense... Belki de hiçbir tedaviye yanıt vermeyeceğimi biliyorlardır gizliden... 

Oysa anlatıyorum, diyorum ki; "Gözümü kapattığım her anı geçtim, gözümün açık olduğu her anda da onu görüyorum. Gündüz gündüz baktığım bir noktada daydreaming şeklinde onu görüyorum. Zaten ancak bir hayal kadar güzel..."

Gündüz baktığım her noktada, gece bakmadığım noktalarda da seni görüyorum. Bana "Sen" teşhisi konulması için artık daha ne gerekir bilmiyorum. Ama dinlemiyorlar beni... Şımarıklığımdan zannediyorlar, "geçer" diyorlar inanabiliyor musun? NE DEMEK GEÇER! O kadar anlamıyorlar ki, geçmesini isteyip istemediğimi sormuyorlar bile... 

Yine dinlemiyorlar. Yine beni en yakın akıl hastanesine teşhis konması için götürmüyorlar. Lafı gelmişken akıl hastanesi çok güzel bir laf... Ruh ve sinir hastalıkları hastanesi kadar yalancı, ikiyüzlü bir laf daha duymadım ben. Sırf ofansif olmamak için, sırf sözde kibarlık için akıl hastanesi diyemiyorlar. Kısaca gerçeği kamufle ediyorlar. 

İnsan zaten böyle bir şey... Dünya dışındaki muhtemel canlılara "uzaylı" diyen bir türden ne beklersin ki? Ağzını siktiğimin insanlığı sanki uzay dışında bir düzlemden de başka gezegenlerdeki muhtemel canlıları "uzaylı" diye tanımlıyorlar. Adama "e sen nerelisin yarraaaaam" derler. Çorum sanki uzaydan başka bir yerde de adam Çorum'da oturup Dünya dışı varlıklara "uzaylı" diyor.

Neyse, önemli olan senden bahsetmekti. Uzay demişken gerçi, sana geçmeden -ve hazır geçmişken de aynı zamanda- Plüton ne de nefis bir gezegen... Evet. Plüton'un yüzeyinin eksi 234 derece olmasına rağmen nadiren kendisine ulaşan güneş ışınlarında yüzeyindeki katılaşmış gazların sıvılaştığı gerçeği var. Bunlar hep güzel şeyler... Sen teşhisi ile akıl hastası olmak kadar güzel neredeyse.

Bu güzellik biraz teninin anason kadar şeffaf ve pürüzsüz, rakı kadar beyaz ve sarhoşluk kadar muazzam olmasından biraz da gözlerinden (bazen senden habersiz) süzülen gülümsemenin akciğerlerim üzerinde yemyeşil bir orman etkisi yaratmasından... Biraz da... Biraz da öyle işte...

Bazen biraz kendimi tekrarladığımı düşünebilirsin. Senin muazzamlığın hiç değişmezken tekrar tekrar seviyorum seni; aynı şiddette, ondan olabilir... 

O zaman rakı içeyim... Zira birlikte rakı içen insanlar arasında olduğu kadar uğruna rakı içilen insanlarla da aranda bir bağ oluşur. Biraz arabesk reloaded ama gerçek bu ben ne yapayım. İşin doğası gereği uğruna rakı içilen tarafın çoğu zaman bu bağdan haberi olmaz. Uğruna rakı içilenin haberi olmadan ince uzun bardakların iskelesinden demir alan her bir vapur dublede bir ton daha "Sen" teşhisine ihtiyaç duyuyorum. Zira her bir dublenin dibine seni çiziyorum. 

En nihayetinde her bir duble rakı, sana delirmeye dâhil.  

13.10.2015

rakı var

bir şey olmadı bana
rakı var.
umutlarım, yalnızlıklarım
seninle harmanlanmadı
rakı var.
bulutlar şimşeklerini saklayarak
düşüyor üzerime
sen söyle onlara
sakınmasınlar,
çünkü rakı var.

29.09.2015

Bir Takım Hususlar Üzerine Çok Önemli Yazı


Giriş
Ayrıntılara geçmeden söylemek istediğim bir iki husus var. 

İnsanın kendi duygularını frenlemesi, intihara teşebbüs etmesidir.


Birinci Kısım 
Kusura bakmayın da kimse beni bazı günlerinin belirli saatlerinden sonra en az iki duble rakı içmenin zorunlu olmadığı herhangi bir dine inandıramaz. 

Hissettiğini inkar edebilirsin; ancak hislerini öldüremezsin. Bir damla bile bir şey hissediyorsan ve bunu hissetmemeye çalışıyorsan başarısız bir şekilde intihara teşebbüs ediyorsun demektir. Bu durum adeta, bileklerini lime lime edip de ölememeye benzer. Jilet kan ve ete doyar, sen nefes almaya doyamazsın ama işte.  

Güzelim bileklerini kıpkırmızı boyamaya değer mi? Hem de hiç gösterilmeyecek bir tablo için... 


İkinci Kısım
Yağmurlu havada, yayaların yanında aracıyla su birikintisi içerisinden geçerken yavaşlamayan insan, iyi insan değildir.

Hayal kırıklığı ile bitmesi muhtemel bir hikaye yazıyorum. Yazarken it gibi de korkuyorum. Korkmak, korkabilmek güzelleştiriyor mevzuyu, insan olduğunu hatırlıyorsun. Kalbin sana isyan edercesine atıyor. Ellerin titriyor bazen. Bazen de gözlerin doluyor hiç ama hiç utanmadan. Bazen ayak bileklerin karıncalanıyor. Ayağa kalkmaya çalışsan düşmeni garanti ediyor yani... Bazen salağa bağlıyorsun. Bazen dokunurken için değil, tüm vücudun titriyor. Bazen daha insan hissediyorsun, aynen olduğun gibi. Korkmamayı istemek, insanlığını kaybetmek daha da doğrusu kendi insanlığını katletmektir. Kalbinin titremesinden korkmamayı istemek, kendi kendinin bedavaya kiralık katili olmaktır. Korkmamak, başarılı bir öz katili olmaktır.

Korkmak daha iz bırakır hale getiriyor her şeyi... Vücuduma bıraktığın, hızla kabuk bağlayıp daha da hızla geçen tırnak izlerinden daha derinde bir yerlere kazınıyor. Kabuk tutmuyor hem de... Hem de hiç... 

İnsan kanar ve belki sonra insan iz tutar... 

Korkmamak mümkün mü? Değil bence... Korkmamak garip olur esasen. E korkmayalım, sevmeyelim, içmeyelim, ağlamayalım; ne yapalım amına koyayım, algler gibi mi yaşayalım? 

İnsan korkar.

Aşık olmayan insan ölebilir. Hiç aşık olmayan insanı vurunuz. 

İnsan Aşık olur.

Evet, hayal kırıklığı ile bitmesi bir ihtimal olan bir hikaye yazıyorum. 

İki renkten gök kuşağı olsa da gözlerin
En nihayetinde göz bebeklerin karanlık.

Ama ya hayal kırıklığı ile bitmezse? Bir ihtimal, ufak belki evet, ama bir ihtimal işte be, ya öyle bitmezse? Ya her şey "bu gece düşlerim dehşetli güzel" diyen güzel adamın dediği gibi çıkarsa? İşte o ihtimal için korkmaya değer.

İnsan umut eder.


Üçüncü Kısım
Tom Waits de kendince kral laflar etmiş, ama bir ben değil.

Bana göre rakı içmek Aşık olmaktır. Tom Waits'in de alkol bulabildiği sürece alkol problemi yokmuş. 

Problemi yokmuş.

Siktirsin.


Dördüncü Kısım
Buraya bir alt başlık bulamadım ama bulsaydım da çok alakasız bir şeyler yazardım; mesela Türkçe "onore", Fransızca "honoré" kelimesinden geliyor. Hatta Balzac'ın tam ismi "Honoré de Balzac". Balzac'ı siktir et de Terentius'a (Tam Adı: Publius Terentius Afer) selam olsun, "Homo sum, humani nihil a me alienum puto".

Geçenlerde bir yerde duydum...

Bir sevmek bin defa ölmek mi ne demekmiş. Fakat bir sevmek, öyle tek bir sevmek, ve ilk hissettiğin anda emin olarak, ve ilk gördüğün anda olmamasından da yola çıkarak biraz da fark etmeden ve de tek seferde, fark edince korkarak ama buna rağmen asla vazgeçmeyerek uzun bir süreçte gönüllü olarak ölmek demektir esasen...

Ölmeden son bir defa
Vapura binsek seninle
ki
deniz her derde deva.

Garip bir ölümsüzlük var
Karaköy - Kadıköy vapurunda...


Beşinci Kısım
Rakı içmeyen bir insan, yeterince iyi bir insan değildir.

İnsanın duygularını frenlemesi, apaçık, ayan beyan intihara teşebbüs etmesidir. 

Ve,

intihara teşebbüs eden birine açıkça Aşık'san eğer, bazı günlerin belirli saatlerinden sonra en az iki duble rakı içmek zorundasındır. Gerekirse bunun için yeni bir din yazarsın, neyin eksik. 

İntihara teşebbüs etmiş bir insana, muhteşem bir aerodinamik vücutla savananın en hızlı hayvanı olarak binbir emekle yakaladığı avını çakallara bırakan bir çita çaresizliğinde Aşık birisi, o kişinin yukarıda bahsedilen teşebbüsü olur da bir şekilde gerçeğe dönerse, rakı içmeye küser. Kendi duygularını öldürüp adeta yaşayan bir ölü olacak şekilde intihar etmek neyse, sonuçta Katolik değiliz, ama bi' adamı rakı içmeye küstürmenin vebali büyüktür. 

Öyle ki, genel geçer bir kural değildir rakı içmeyen insanın kötü bir insan olması ya da rakı içenin de iyi bir insan olması; ama tersini de kimse ispat edememiştir. 


Sonuç
İşbu "Bir Takım Hususlar Üzerine Çok Önemli Yazı", bir Giriş, beş Kısım, bir Sonuç, bir takım kelimeler, senden başka hiçbir şey düşünemiyor olmam, bir adet 70 cl Yeni Rakı Yeni Seri, gözümü kapattığımda uzanıp tutacakmışımcasına gerçek gülümsemen, hayatta en çok savanada aç kalan çitalara üzülmem ve seni en yalın haliyle, lafı hiç dolandırmadan seviyor olmamdan oluşup;

Gecenin bir köşesinde, seve seve korkmamla hüküm altına alınmıştır. 


1.09.2015

omur gibi, diyar gibi, sevgi gibi

insansiz gunler var herkesin omrunde
oyle, bos sokaklarda aydinlik gorunen lambalar
karanlik gecelerde mesela
tek kalabalik yaratanin sen oldugu dusuncesi

diyarlar mesela, cok insan gormustur
cok gezilmis, cok kesfedilmistir belki
not defteri hic olmamistir kaydetmek icin ama
tanir, hatirlar garip ziyaretcilerini yine de

sevgiler, sevgililer gibi bir sey bu ayrica
tesadufler esliginde birbirini bulanlar
ya da bulamayanlar buruk hikayeleriyle
hatta sananlar, kaybedenler, anlayanlar, anlayamayanlar...

yillar gecer omurden, tutamaz, sarilamazsin
yollar gecer diyarlardan, baska diyarlara varir, sen sadece yolcu olursun
sevgiler yasanir, sevgisizlikler yasanir, ikisine de doyamazsin
sadece yasarsin gunleri, gezersin diyarlari, tadarsin sevgileri, sevgisizlikleri

sonra bir gun oylece yalinayak
tan agarirken ve sen demlenirken
kulaklarinda sozlerine anlam veremedigin sarkilar
gonlunde insansiz gunler, diyarlar ve sevgiler
bakarsin ay isigina, corak topraklari gorursun ama
karar veremezsin hanginizin daha yalniz olduguna

30.08.2015

Yörünge



Beline uzun bir hikaye yazmam lazım. Ama o denli ince ki belin, hiçbir uzun hikaye yeterince güzel anlatamaz belini...

Belin diyorum; belinin arkası bileğimden dirseğime kadar... Bir yanı dirsek içim, diğer yanı avuç içim ve de önü sana bir nefes uzaktan giden içim...

Belinin Yörüngesi bu.

Yani belin diyorum, tek kolumla içime sardığım belinden bahsediyorum. Belin, tek kelimeyle belin...

28.07.2015

tanrıvar


Gözümü kapatıyorum ve sen hariç önüme gelen herkesi istisnasız göz kapaklarımdan vuruyorum. Sanırım seni vuramadığım için önüme gelen diğer tüm orospu çocuklarını vuruyorum. Esasen seni vurmak da istemiyorum. Oysa ki tek suçları şu an itibariyle görüş açımda ya da hayal gücü kapsamımda olmaları... Esasen belki orospu çocuğu bile değiller; veya belki de öyleler. 

Cin, düşünmemek için mükemmel bir alkol türü. Beyninin durması için gerekli tek komut, seni cin şişesine iten komut baktığın zaman. Sonrası stabil bir düşünmeme ve hatta düşünememe hali. Rakı öyle değil mesela, içerken isyan etmezsen olmaz. Viski içerken sakin ama düşünceli. Bira içerken biraz "whatevs" şeklinde siklemez ve de bir gözünün içi parlaması kadar da neşeli. 

Yeri gelmişken, alakasız olsa da, rakıya fazla bir parantez açmak isterim. Rakı içip de isyan etmeyen adamın zaten ben ta amına koyayım. Rakı dediğin, mutlu mesut içilen bir içki değil zaten. İlk kim "çok keyiflendim ya bir duble keyif rakısı içeyim" dediyse onu bulup ibreti alem için 70'lik Kulüp Rakı şişesini boğazına sokmak lazım. Böylelikle tüm rakıları dünyanın, hakları olduğu üzere içerken biraz genzi, biraz ruhu, bir çorba kaşığı da kalbi sızlayan insanların içine saçılırdı. Doğru olan buydu. Esasen doğru olan dediğin herhangi bir dış etmenden korunmuş, adete steril bir laboratuvar ortamında içinden ne geliyorsa oydu. Ama deneyleri hep açık havada yapa yapa bu hale geldik. 

Neyse siktiret; seni vuramıyorum çünkü öncelikle seni vurmak istemiyorum ve sonralıkla da seni vuracağıma aynaya bakıp gözlerimi kapatıp ve kendimi tam kendi korneamdan vurmayı tercih edeceğim gerçeği aynayla aramda adeta Tanrı'nın gerçekten var olup olmadığının bir muamma olduğu gerçeği* kadar sabit duruyor. 

Ama sen vur beni... Ne diyor Yusuf Hayaloğlu, Ahmet Kaya'nın ses telleri arasına yazdıklarında? 

"Beni vur, beni onlara verme..."

Onlar kim onu tam bilemiyorum, önemli de değil. Onların var olup olmaması bile önemli değil. 

Sen beni vur...

Sadece Yusuf Hayaloğlu yazdı ve Ahmet Kaya da hiç acımadan bunu söyledi diye bile vur sen beni...

Onları da siktiret ya, sadece şu an içinden gelmediği için vur beni...

İstersen yarın sev, sonraki gün yine vur... 

Bir sonraki gün her şey muhteşem kelimesinin ağzına sıçacak kadar hayal üstü güzelken dur; bir sonraki nefeste, tam nefes boğazımdayken, teninin kokusundan vur beni...

İstersen vur, vurmazsan da it beni;
Yeter ki dokun bana...   



* Bence Tanrı var.

3.07.2015

Karaköy - Kadıköy Vapuru



Bal rengi göz mü olur ulan Allahsız. Değme kahvaltıda öyle bakışlar yok Allah belamı versin ki!

Bazen seni düşünmekten delirecek gibi oluyorum. O zaman gözlerini düşünüp rahatlıyorum. Bal gibi gözlerin var. Belki de yeşildir lan, ne fark eder? Sen gözlerini takribi üç (yazıyla 3) derece kuzey ve 7 derece batıya, yani bir anlamda (aritmetik geometri hesaplamaları buraya gelecek) derece kuzeybatıya çevir yeter. Ben günde en az 13 sefer oradan geliyorum çünkü. Bazen yürüyüp geliyorum. Bazen bakarak geliyorum. Bazen kapı kapalı oluyor. O zaman da gelmeyi düşünüp gelemeyerek geliyorum. 

Keşke şu an Cuma gecesi olsaydı lan. Viskinin dibine vurup, bütün evini duvarların, sana yazardım. 

Sana ancak sarhoşken dokunmaya cesa_ _ret edebiliyorum ben. Ancak da sarhoşken sana yazmaya cesaret ediyorum belli ki! Uzunca bir zaman önce "oysa yazın, iki insanın birbirine dokunmadan sevişebilmesiydi..." demiştim.

Burada geçen "yazın" edebiyat anlamında ha... Edebiyat dediğin zaten bir takım kelimeler ve yazılamayan sessizlikler. Kolumu sana dolamaya can verip de sana iki nefes mesafesinden dokunamamak...

Yazdıklarından çok beyninden ışık hızıyla geçirdiklerin edebiyat...

Konuya dönersek, sana çekinmeden do_ kun_ mak_ istiyorum ben. Uzanıp mesela bazen, yani nasıl desem, çok da romantik olmak istemiyorum ama, ellerini kavrayıp öylece oturmak istiyorum gecenin bir yarısı ve bunu yaparken zihnen her bir nano-saniyeyi aklıma kazıyacak kadar da bilinçli olayım...

Uzunca zaman sonra tekrar yazıyorum. Seninle yapamayacağımız planlar kuralım beraber. Ben onları düşünerek tarihe not düşerim. 

Kalbim atıyor...
Kalbim bazen öyle bir atıyor. 

Ama biliyorsun aslında; biliyorum. Yolda biri yanlışlıkla sana çarpsa "önüne bak lan pardon mardon anlamam sikerim seni yanlışlık kere!" bakışları atmamdan anlamışsındır. Ondan anlamadıysan her fırsatta az ya da çok sana temas etmemden anlamışsındır. Ondan da anlamadıysan yanında otururken arada dudaklarına kayan gözlerimden anlamışsındır. 

ONDAN DA ANLAMADIYSAN
ALLAH DA BENİM
BELAMI VERSİN...

Yazmak uyuşturucu gibi. Susmak da... Zaten çift yumurta ikizleri bunlar. Yazdıkça sakinleşiyorum ve uzanıp seni öpmek istiyorum. 

Bu kadar komplike olmamalı amına koyayım (esasen "koyyim"; ama imla kurallarına saygımız sonsuz).

Çünkü biliyorum, uzanıp sana dokunmak esasen çok basit ve rahatlatıcı bir şey... Hani bazen yan yana bir koltukta oturuyoruz. Yemin ederim kafamı kucağına düşürsem sanki siktiğimin dünyası yıkılır diye korkuyorum... Oysa ne olacak ki? 

Bazen Taksim'den her saniyesini beynime kazıdığım bir sarı dolmuşa biniyoruz. Onun da daha bazeni kafan omzuma düşüyor. Gözümü kapatıp şoförü vuruyorum. Sonra dolmuş duruyor. Sen öylece kal orada. 

Sarı dolmuş sever oldum lan ben... Foo Fighters şarkılarına döndüm. Sağım solum belli değil.

Ayılınca bunları bir kağıda da yazayım. Bir gün burayı silmek zorunda kalmayacağımı kim garanti edebilir ki?

Karaköy - Kadıköy vapurunun alt arka balkonunda, ne olurdu bir kez öpsen beni...

Kadıköy - Karaköy de olur...

Temmuz 1, 15

Now Playing: The Do - The Wicked and The Blind

"I will give you all I ever owned,
all my belongings and
treasures found.

Sand and water is all I can offer
for the moment but
I shall change,
change for good.

Time will tell
what I'm worth.

Kiss the change
to please you.

Lie and hate
to show you.

Kill and die
to fit you.

Anything
to reach you..."

19.04.2015

Defol



Yalan...
Ne güzel çıktı dudağından

ve utanmadan

son kez öperken beni
-ve onca yer dururken-
ta çocukluğundan 
zehirledin bedenimi.

Defol!

2.02.2015

Ayrılığın Tek Cümlelik Anatomisi


Gözyaşlarımız
kokunla karışırken
yanağının üzerinde,

karanlığın ortasında
hiç ayrılmayacak gibi sarıldık;

biliyorduk,
bir daha eskisi gibi
olmayacaktı hiçbir şey,

çünkü
sonsuza kadar sarılamayacaktık
ve usulca
ayrıldık...

29.01.2015

Dahi Anlamında -da

İçtikçe de bitmiyor ağladıkça da
Hasret damlaları dolduruyor kadehleri
Damlaların -da

Gittikçe de bitmiyor kaldıkça da
Yollar dolduruyor sensiz defterleri
Yolların -da

Uyudukça da bitmiyor ayık oldukça da
Rüyalar tutukluyor hissettiklerimi
Rüyaların -da

Ve seni özlüyorum da
Dahi anlamında

Not : 07.05.2014 te yazamamıştım. Gecikme için kusura bakma baba.

20.01.2015

Özgür Yavru Kuş


Sana yazılmış onca şiir
şimdi
Soğuk bir sahildeki bir rakı bardağının üzerinden
usulca
denize akıyor
ve
Sen,
Mutlu ol yavru kuş,
özgürce aç
ve
çırp minik kanatlarını
bensiz bir gökyüzünde
alışkanlık olmayan maceralara...

En çok sen mutlu ol.