Zaman yürüyüp giderken
Ardında kalanlara bakmadan,
Saniyeleri saydığın an anlarsın
Beklemenin ne zor,
Ne kadar acımasız olduğunu.
Güvensizlikle dolu dünyada
Bir sığınacak liman gibi geldim sana.
Yaşanmışlıkları koydum bir yana
Attım en uzağa
Ve sıfırdan başlamak için açıldım deryaya.
Yürüyüşüm uzundu
Bazen koştum, bazen emekledim
Ama hep ilerledim.
Ve yolun sonunda birikmiş bütün hislerimle
Dokundum sana.
Sarıldım sana
Seviştim şenle.
Daha önce hiç sevişmemiş gibi.
Çünkü daha önce hiç bu kadar samimi
Bu kadar deli sevmemiştim seni.
31.07.2012
18.07.2012
Erotizmin Özet Tarihi
bacaklarından şehvet geliyordu
dudaklarından aşk,
bakışlarında inliyorduk
yavaş yavaş.
3.07.2012
Kişisel Vahiyler - Susmak 366:21
Kaçıncı kez 23 çalıyor Mor ve Ötesi'nden... "Yüzünden başlasam gitmeye uzaklara... Duymasam kimseyi..."
Duymadım da zaten... Hiç iyi bir dinleyici olamadım ben. Bu yüzden ben konuştuğumda dinlemeyenlere kızamadım hiç.
Bunun yerine sustum; "Bir gün kendimi bırakıp, sana anlatsam ne olduğunu... Neden sözleri yuttuğumu..." Çok uzun zaman önce yuttum ben kelimelerimi. Konuşmadım hiç kendimden. İronik olarak en çok sarfettiğim kelime "ben" iken bile kendimden hiç konuşmadım ben... İşte bak; yine ben...
Ben i c a; "öylesine yazılmış şiirlerin, öylesine yazılmış mısralarında, faydası yok kelimelerin..." diye buyurdum.
Ben i c a; Konuşamayanların Manifestosu'nu yazdım... Tek kelime etmeden yazdım... Domino taşlarının yıkılması gibidir susmak diyerek yazdım.
Ben i c a; "sustukça yazasın gelir, yazarsın çaresizce. yazdıkça susasın gelir..." diye vahiy gönderdim konuşamayanlara...
Okumaktan köşe bucak kaçanlara okumayacaklarını bile bile mini manifesto yazdım; yine konuşamayanların...
ince bir mum ışığında
usulca
yazmaya tutkundurlar
konuşamayanlar...
Bazen de sen i c a; aşağı yukarı bir sene önce kendi yasalarımı çiğnedim; konuşmaya başladım, susamadım sonra; susmak için neden kalmamış gibiydi... Sesin sanırım; o kadar gözlerindeydi ki ben konuşmazsam susarsın diye korktum... Konuştum.
Sonra i c a yine ben; anladım ki susmak için nedenler hiçbir zaman bitmez. Susmanın nedenleri doğanın evrensel ve çiğnenemez yasalarıdır. Tek kelime etmeme rağmen konuşmamaktan daha evrensel bir yasa yok. Susmak, er ya da geç içerisinde bulunduğunu fark edeceğin bir erdemlilik hali değil; kazanmak için kelimelerini feda edeceğin bir savaştır ve Ernesto'nun dediği gibi hiçbir zafere çiçekli yollardan ulaşılmaz. Dolayısıyla herkes susamaz.
"Duymasam kimseyi..." Duynadım kimseyi, belki bir seni duydum... Sen ise Locus Regit Actum'a tabiydin; ben o akitin yapıldığı yerde yoktum. Kelimelerim de yoklardı.
Bir Temmuz'un alelade bir üçüydü tarihe not düşülsün; tekrar sustum.
Artık kelimelerim benim. Yüzünden başladım, tekrar susmaya...
Ben i c a; bir yıl sonra tekrardan anladım; Faydası Yok...
12.06.2012
Kızıl Rüya
Uyandım,
Ne zaman uyumuştum hatırlamıyorum.
Son günlerde zaten uykuyla uyanıklık arasında
tamamen bilinçsizce
gidip geliyorum.
Gözlerimi açtım,
yattığımı bilmediğim yabancı bir uykudan.
Uyku yabancıları sevmiyordu sanırım.
Uyandığımda sağ elimin üstü olduğu gibi kandı.
Doğruldum,
Ruhum yatmaya devam ediyordu ölü gibi.
O yüzden elimi hareket ettiren neydi hatırlayamıyorum.
Kirliiliği geçmiş çöplük sakalıma dokundu elim.
Elimi oraya götüren neydi bilmiyorum.
Ama yapış yapış bir şeyin sakalımda kuruduğu belliydi.
Kalktım,
Ayaklarım saçmaladı biraz,
son birkaç gündür pek kullanılmadıklarından olsa gerek.
Aynaya yaklaşırken içimde bir sancı...
İçimi iki yanından tutup ters taraflara çevirerek suyunu sıkan birileri var.
Baktım,
Gözlerime inanamadan aynaya baktım.
Yüzümün sağ yanına hayretle baktım.
Yapış yapış halde kurumuş şey
kandı.
Ve sanırım benimdi.
Yüz benimdi büyük ihtimalle
ama kan da benimdi biraz şüphelice.
Yaklaştım,
Arkada Skin and Bones çalar halde aynaya yaklaştım...
Dudağımın en doğu ucunun kenarından doğup
Yüzümün sağ yanını kollara ayrılarak kapladığı
ve de gözümden denize döküldüğüne göre
kan da benimdi
koyusundan hallice.
Kanım dondu,
Hala içimde kalmış olan kısmı dondu,
Dışarıdaki kısmı kuruydu
ve nasıl olduysa göz altıma kadar ulaşmıştı.
Taştı,
Gözümden
Kanın üzerinde
biraz düz gidip
sonra bombeli bir yarım daire çizip
başladığı yerden yine direkt dümdüz aşağıya indi
Kuru kanın üzerinde resimler.
Düşündüm,
yüzümün sağ yanını kaplayan kanı yıkamayı düşündüm.
Ama o kadar benimdi ki
dokunamadım.
Oturdum
Kendimin karşısına
Kendim bana güldü,
sonra aynanın içinden bana tükürdü.
Kanla karışık yağmur tükürdü,
öfkeden hallice...
Sonunda uzandım
yere içimi döktüm.
"Le rêve rouge"
İçim kıpkırmızı.
10.06.2012
Kan izi
Gözünden damlayan üstüne düşmese bari,
Yaş iz yapmıyor da
kan beyazdan çıkmıyor hani,
Gözlerinde yaş değil
Koyusundan kan izi.
Kaktüs ile koyunun bok gibi hikayesi
Yine bastı afakanlar; basar basmaz Kaktüs'üme koştum...
2 hafta oldu su vermeyeli... Yorgun ama ayakta... Sadece pencere pervazına kolunu dayamış biraz, dinleniyor kendince. Suyunu sonra vermek üzere kafamı çevirdim kendisinden. Buna rağmen hafifçe gülümsedi... Bir parça "You are what you are..." diye fısıldadı.
Kaktüs'üm çok cefakar aslında. Haftalarca su vermesem kafasını ancak 3 hafta sonra eğer. Ama sesini çıkarmaz. Sessizce köşesinde kafasını eğer. Bunu fark edip suyunu verdiğim anda kafasını kaldırır.
Daha önce de çiçek aldım mesela; e tek başına yaşamak zor, evin içerisinde bir ses olsun istiyor insan. O diğer çiçeklerle çok daha fazla ilgilendim ama kaprisli çıkmışlardı. Koyverdiler kendilerini. Kaktüs'ümse o zaman dahi bana küsmedi, onları kıskanmadı... Onların allı morlu çiçekleri vardı belki ama beni ancak Kaktüs'ümün dikenlerinin üzerinde ellerimi yavaşca gezindirdiğim zamanlar sakinleştirirdi. Kaktüs'üm de bunu bilirdi.
Yine de çok boş bırakmamak lazım; hayatta hiçbir şeyin güvencesi yok en nihayetinde.
İşte o yüzden hayat bok gibi. Bok demişken biliyorsunuz sansürden geçirmek için mizah dergileri bok yerine b.k yazar. Ne zaman adı soyadı baş harfleri B ve K olan bir insan olsam gülerim. Adı B.K gibidir zira.
Deprem de bok gibi bir doğa olayı. Kaç zamandır sarsılıyoruz. Benim elim titrediğinden olsa gerek ben depremi hissetmiyorum. Zaten son zamanlarda bu konuda biraz sorun yaşıyorum. Kaç kere Foo Fighters'dan Best of You dinlediysem de geçiremedim. Jack Daniel's ile konuştum bu konuyu... Kendisi Tennessee menşeili olduğu için bana "Just let go yourself" dedi. Her bokta (bak yine b.k) kendimi tutmaya o kadar alışmışım ki ne kadar hissetsem de dışa çok vuramıyormuşum. Öyle dedi...
Ben de O'na "Thank you Jack Daniel's; my friend, my confidant, my mentor, my last resort, my sanctuary, my joy, my tear, my music, my psychologist, my elder, my priest, my prophet" dedim.
O değil de bir olayı dört gözle bekleyen b.k gördüm. Sanki insan gibi, bekleyebilirmiş gibi bekliyor b.k. Bildiğin b.k yani. Bok gibi lan. Elinde telefon falan; emin olmaya çalışıyor beklediğinin gerçekleşmesinden... Ama en nihayetinde bok olduğunu unutuyor b.k.
Neyse Jack Daniel's tavsiyelerini yarısına kadar içtiğimde baktım sabah olmuş. Akşam olmamıştı ki sabah olsun. Gece ne zaman geçti peki? Gece oldu da ben mi fark etmedim. Bugün gün ışığında yazıyorum ki b.k gibidir gün ışığında yazı yazmak. Ama hava kararmadı ki hiç ben ne yapabilirim. Resmen bir Dave Grohl fısıltısında Everlong!
Aklıma başka bir Foo Fighters parçası geldi; Friend of a Friend diye. Google'a yazdım. Google bana "Salak mısın arama motoru olarak niye beni kullanıyorsun Friend of a Friend kullansana dedi. Nasıl bir öfke anlatamam. Bok gibi.
Ben de Times like These dinlerim dedim kendi kendime. O arada bakmışım uyuyakaldım. Rüyamda kurbanlık koyun gördüm; evin küçük kızı besliyor falan koyunu. Ama rüyayı koyunun içerisinden görüyorum. Yani First Sheep Shooter tadında. Küçük kız koyunu kesmemek için annesini ikna etmeye çalışacak. Koyun melül melül baksa da bir işe yaramayacağını biliyor o an. Anne keseceğiz derse koyunun işi bitti. Öyle bir dünya. Gidip ipini kemirip eve girmeseydi iyiydi. Hadi eve girdi o vazoyu kırmayacaktı. Hadi kırdı... Neyse öyle işte. Evde de mutluydu oysa ki koyun. Koyunluğundan çıkıp neredeyse bir birey gibi hissetmişti. Hayatının en güzel koyunluğuydu insana yaklaşırından. Ama işte... Kısmet be koyun.
O arada uyandım. Baktım yine koltukta iki büklüm sızmışım. Oysa ki içeride yatak var. İki kişilik bir de... Ama ayaklarım gitmiyor oraya işte. Ne biçim ayaklarsınız lan siz!
Ağzımda kan tadı zaten. Aklımda mısralar;
Gözünden damlayan üstüne düşmese bari,
Yaş iz yapmıyor da
kan beyazdan çıkmıyor hani,
Gözlerinde yaş değil
Koyusundan kan izi.
Ben bunu bloga yazarım; ismini de kan izi koyarım. İyidir. En azından b.k gibi değil.
nafile
çaresizlik,
delirmeler,
hayat,
i c a,
sinir,
yalnızlık,
yazılar
30.05.2012
tel
Tüyleri tel tel savrulmuş
Esen rüzgar ciğerine vurmuş
Bok bulsa yiyecek kadar aç
Ve her şeye rağmen
Göz göze geldiğinde
Yeni doğmuş bir orospuçocuğu kadar masum bakan kedinin bakışlarındaydı umut,
Biraz şarap koktu, biraz da kimyasal karışmış deniz.
Hani kendi halinde herkes uysal, herkes temiz,
Dibe vurana kadar işte.
Dipte herkes aynı, herkes pis.
Kızıl bir kadının tutkulu aşkı vardı bir zamanlar bir yerlerde,
Doğarken yüreğiyle yanmıştı saçları
Attila İlhan ustanın dediği gibi
Jilet yemişti dudakları..
Sarışın bir kadın vardı,
Hızlıca tüketmişti tüm ihtirasları
Ve yüzündeki makyaj gibi
Sahteydi tüm duyguları.
Ojeleri parlak ve kırmızı
Parfümü yoğun
Ve bacakları düzgün.
Esmerdi biri, en iyisiydi
Sarışının tersine, ateşi gerçekti.
Aşkla yaktı saçmalayan bünyeyi,
Ve sevişmeleriyle değil, sevişleriyle kazındı.
Cehennem bir kadının nefreti değil ise eğer
Başka ne olabilirdi ki?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)